Mavi ışıklı kız

16/11/2008 - Biraz Morfin, Biraz Bach

Uyu şimdi, şuursuzca

Biraz morfin, biraz Bach

Huzurluca...

Antibiyotikten de keskin ,değdiği an yakan, seni

zerresine kadar enjekte edebilmem için

çelimsiz vücuduna...

Ancak biraz morfin şimdi,

biraz Bach.



Bekle şimdi, ürkek,
Ama cesur!

Biraz şarap, biraz Chopin

Özlemini gidermesi için geçen yılların

Biraz Chopin, bordo biraz...



Uyan şimdi , çok az sersem.

Biraz likör yakışır yanına, biraz Piaf

Gözlerini aç , uyan  tek celsede

Ne kadar ağır bassa da rüyan

Uyan şimdi  dünyaya.

Edith Piaf eşliğinde

Naneli likör.

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

5/10/2008 - Huzur Dolu Uykular

      Oğlan sevdi, kız sustu bir soluk sustu, ağladı. Oğlan yudum yudum içti kızın göz yaşlarını. Saçlarını okşayarak uyuttu her gece. Gökyüzünde ne kadar yıldız varsa hepsini tek tek itinayla topladı kız için. Aşkımız bu yıldızlar kadar sonsuz olsun dedi. Acıdı, kızın içi acıdı.Oğlan öptü bütün acılarını öptü. Gitti gökkuşağını getirdi, gökkuşağının bütün renklerini serdi kızların ayakları önüne. Kız bir bir kucakladı. Oğlan büyük bir huzurla izledi. Kızın mutluluğu için çalıştı. Çiçekler ekti, kız suladı. Bütün siyahları sildi maviye boyadı kızın dünyasını. Kız her geçen gün daha da bağlandı. Bütün dünyası O oldu.

 

  Sevdiler kuşkusuz. Ne deli, ne akıllı, ne de insan gibi. her şeyden farklı her şeyden çok sevdiler.

 

  Karardı bir gün kızın mavi dünyası. Tüm çiçekler soldu. Oğlan yıldızlarını da topladı ardına bakmadan gitti. Uyudu kız, bir daha uyanmamak üzere mışıl mışıl uyudu.

 

  Günler geçti, oğlan döndü. Kızı mutlu etmek için yepyeni çiçeklerle, renklerle, süprizlerle döndü. Yapması gerekenleri yaptı. Kızın hayal ettiği her şeyi topladı ve döndü.

Her şey değişmişti. Kızın uyuyan cansız vücudunu gördü. Kıyamadı uyandırmaya. “ Ben geliyorum sevgilim, sen yorulma “  dedi. Tek nefeste uyudu. Aşkı için, dünyası için, kızın mutlu olması için hayallerini ona götürmek için yıldızlarını da aldı yanına uyudu…

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

4/10/2008 - Eskimiş Mektuplardan Sancılı Bir Gece...

Kapını çaldım çünkü çok susadım, susuyorum hatta sustum bir daha da konuşmayı düşünmüyorum. Ne kaldı sanki körüklenmiş bir aşkın bir kaç kırıntılarından başka elimde; bir kül tablası içine zorla sığdırılmaya çalışılmış ısırılmış, ıslatılmış ,ırzına geçilmiş sigara izmaritleri, bir puzzle gibi birleştirilmeyi bekleyen yırtılmış fotoğraf kareleri, eskimiş kokular, kokmuş kıyafetler, yıpranmış kitaplar, hayranlıkla çizilmiş ancak sonrasında adice yere fırlatılıp ezilmiş, ha bir de ezildiği yetmiyormuş gibi tırmalanmış, delik deşik tablolar, sıkıntıdan kurutulmuş çiçekler, eskiden havada uçuşan sevgi kelimelerinin yerini süsleyen masumane küfürler!

Ne kadar büyümüşüm diyorum büyüdükçe küçülmüşüm. Büyümemin şerefine yeni kararlar aldım yeni bir düzen kurdum. Anayasamı ilan ettim. Ve her gün anayasamın o tek kuralını çiğneyip seni aradım, büyük bir utançla açmadığın için kendime küfürler yağdırıp, şuursuzca ellerimi, kollarımı parçaladım. Küçüldükçe küçüldüm yine yeniden . Ve sonunda parmaklarımı yedim! Evet doğru duydun seni arayamamak için parmaklarımı tek tek yedim. Dudakların kadar olmasalar da gayet lezizdiler doğrusu.

Senin düşüncesiz, alkolik, kadın budalası ,hissiz ,acımasız bir ahmaktan farkın olduğunu düşünmüyorum. Sevmek mi? Hadi canım tamam batının etkisi var diyorsun belki doğrudur ama bu kadar yozlaşmış olamaz. Hem sevmek apayrıdır yozlaşamaz! Yozlaşan o zamanla yok olan, peri masallarından çaldığımız, içini sevgiyle sanıp da kocaman bir boşlukla doldurduğumuz kutsal aşkımız olmasın?

Bilmiyorum daha ne kadar yanabilirim bu aşkın ateşiyle . Ya da ne kadar kurutabilirim aşkımın ateşiyle yeryüzündeki bütün mavi suları. Kül olsam yine iyi, adeta toz oldum uçuyorum, uçarken de senin havada olmanı umuyorum .Uykum geliyor sonra sen geliyorsun yine aniden.En az evim kadar sıcak ellerin geliyor,gözlerim kadar ıslak olan dudakların,olmayan parmaklarımı sarmalamaya çalışan parmakların geliyor.ilk kokunu soluyorum evet sensin.Sonra gölgenden tanıyorum seni sonra bir asır geçse de aklımdan silemeyeceğim siman geliyor.Şuurumu kaybediyorum sen oluyorum senin oluyorum yeniden. Uyanıyorum sonra ölüm geliyor bana. Susuz kalıyorum, sensiz kalıyorum. Ölüm kesiyor nefesimi senin kestiğin gibi, ölüm tutuyor ellerimi senin tuttuğun  gibi her seferinde bu sefer gidiyorum diyorum ama bu seferki son biliyorum.

Sen;hayallerimi bir nefeste içine çeken adam şimdi üflemeni bekliyorum. Seni bekliyorum yeniden sen olmayı bekliyorum. Madem bu kadar kolay göz yaslarımı da, yaralarımı da, acılarımı da, bendeki kendini de çek. Çek tek solukta öyleyse. Artık kanamak istemiyorum. Nerdesin, kimlesin bilmiyorum ama yol aldım sana geliyorum…

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

25/7/2008 - Marla'nın Sonbaharı

SONBAHAR-

(Yelkovan akrebin peşinde..)

Tanıdığımda çok beyazdı.küçük kalbine bir şeylerin ağır geldiğini ilk konuşmamızda sezmiştim.

Mevsimdendir dedi kestirip attı.

 

  Çekici bir bayandı. erkeklerin istediği türden ama onun istediği tek adam vardı tek beden.

 

  Teni de kalbi gibi beyazdı,göz kamaştırıcı derecede beyaz..

Karanlıkta izinizi kaybetmezsiniz işte o türden.

 

  Yeryüzü kadar büyük gökyüzü kadar yeşil gözleri vardı.Gökyüzü yeşil olmaz demeyin bizim dünyamızda normal bunlar.

Saçları simsiyah,dudakları kıpkırmızıydı.Tırnaklarının rengiyse her gördüğümde değişirdi.Sanki Tanrı bütün renkleri ona armağan etmiş gibi dolu dolu yaşardı hayatın bütün tonlarını.

 

   Saçlarını hiç uzun görmedim sürekli keserdi.Sanırım fazla ağır geliyordu bu yük küçük ayaklarına ..

Boya kutuları adamın gözlerini de boyar sanıp sıkıldıkça saçının tonunu değiştiriyordu.

Bazen tutkulu ,heyecanlı kırmızıda yaşıyordu aşkını

Bazen çekici ihtiraslı sarıda.

Bazen de sıkılıyordu..pes edip siyahı seçiyordu..

 

   Hani ayakkabı büyük gelirde ayağa yürüyemez tökezlersiniz ya..Aynen bu aşkta onun küçük kalbine büyük geliyordu.Sürekli detaylara giriyor ayakkabının büyüklüğünden mi olsa bilinmez tökezliyor.Hatta bazen sert darbelerle düşüyordu..Dizleri yada kalbi çiziklerle,kanaması durmayan açıklarla doluydu..

 

İLK BAHAR-

(Yelkovan akrebi kovalamaya devam eder…)

 

   Ve O her bu sefer düşmeyeceğim diyip ayağa kalktığında kalbi ona hiç sanmıyorum diye alaycı bir şekilde yanıt veriyor ,şevkini kırıyordu..

Her o adamı  gördüğünde içinde küt küt atsa da,onun heyecanına heyecan katsa da ona kızmaktan alamadı kendini..

-Neden böyle yapıyorsun?

-Neden bana güven vermiyorsun?

Minik kalbi yanıtladı kısık bir sesle kimse duymasın istermişçesine..

-Ben senden de acıyorum bilmiyor musun?

-Ben senden de çok istiyorum görmüyor musun?

-Ama artık o sende bir bağımlılık halinde,

-Her geçen gün ruhunu sömüren seni susatan,yakan,üşüten,ağlatan bir aşk bu ..Anlamıyor musun?

-Unutmamızın bir vakti gelmedi mi? dedi

Ne yaparsa yapsın bu  sorunun cevabını bir türlü bulamıyordu.

Bulsa da toparlayıp net bir yanıt veremiyordu.

Aklında tuttuğu kelimeler elindeki bir kaç buz parçası gibiydi çabayla tutmaya çalışsa da kayıp gidiyordu.

Göz yaşlarını silecek bir mendil veya bir el bile bulamıyordu.

Attığım her adımda onu düşmek zorunda mıyım? diye sordu.

Geçen her dakika ona olan aşkım ona olan sevgim git gide artıyor biliyorum fakat onu unutmanın zamanı gelmedi mi? diye tekrarladı..

 Hayata kaldığı yerden devam etmenin zamanı gelmedi mi artık?

Yanıt basitti :

-Hayır daha hazır değilim. Üstelik bak her yer ıslak kurumadan bir şey yapamam biliyorsun,hem daha bir sürü bulaşık var yıkamadım,yemekte hazır değil e ben bu durumdayken nasıl unutabilirim söyler misin.Hazır değilim işte.

Bahanelerin ardına sığınmak her zaman ona çok tatlı geldi tıpkı bir yaz öpücüğü gibi.

 

Düşündü ve devam etti evet içimde hiç yaşama sevinci kalmadı sonbahar gibi yapraklarımı döküyorum biliyorum ama mevsime uyup benimde dallanıp budaklanmam çok güzel, rengarenk çiçekler açmam gerekmiyor mu?

 

İnsanlar ne güzel,çiçekler de öyle baharda her şey ayrı bir güzel. Bende baharı yaşamalıyım.Pencereyi açıp uçmalıyım…

 

 

Söylenen bu  sözlere aldırmıyordu biliyordu,sadece konuşuyordu..

Kendine kendinden gelen bir uyarıyla yap! denilenlerin aksi bir tutum sergileyip yapmayışı her zamankinin aksine biraz daha asi ve aksi olmasının sebebini unutmanın zamanı gelmedi mi? Oysaki adam  onu unutalı çok olmuştu..

 

 

Düşüncelerinin içinde boğuluyordu bir ses gelmeli ve ona DUR demeliydi ama o yine bu sesi dinlemeyip düşünmeye devam edecekti..

 

 

Kahvesinden bir yudum daha aldı ve devam etti kahvemi bile bitirmedim ,hem daha ütü ve bulaşıklar var anlayın işte hazır değilim…

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

13/6/2008 - Lida'ya Son Yudumlar

Aynaya baktı, gülümsedi,yansıması hala çok güzeldi.Koyu mavi saçları gerçekteki gibi kırık görünmüyordu.Dudakları gerçeğin aksine pespembe ve capcanlıydı.Cildi hala bembeyaz ve pürüzsüzdü.Gözleri kocaman, masmavi…

Dışardaki rüzgar çam kokusunu pencereden içeri estirdi.
Lida parmaklarını pencereden çıkarıp rüzgarda gezdirdi, serinliği biraz da teninde hissetmek istedi. Tamamen çıplak vücudunu tamamen açık pencerenin önüne sürükledi. Yüzündeki ifade içindeki sevinci simgeler gibiydi. Ani bir yağmur damlasının yağmurun geldiğine dair haber getirmesiyle nefesi hızlandı,korkunç bir dalgalanma hissetti,pencereyi hızla kapatıp banyoya koştu.

Ilık,sıcak,soğuk… Gözleri bugün çok siyah ve sarhoş bakıyordu, bir kaç soluk sustu. Kararsızlıkla soğuğu seçti ve musluğu çevirdi. Vücudunda leke kalmasın istiyordu; aniden karar değiştirip musluğu sıcağı temsil eden kırmızı yönünde çevirdi. Bütün izler silinmeliydi. Lifi eline aldı ve sürtmeye başladı, vücudunu oyle hızlı ve kin dolu sürtüyordu ki kendisi de bu acıya dayanamadı, suda çırpınarak vücudunu sürterken boğazı çığlıklarıyla daralıyordu...

Kese onu tatmin etmedi, tırnaklarıyla vücudunu kazımaya başladı. Temizlendi. Vücudunda ne bir çizik,ne bir leke, ne de yara izi kalmıştı. Hepsini yüzmüştü. Baya korkmuş görünüyordu, titriyordu. Son suyu da dökündükten sonra küvetten ayrılıp aynaya doğru ilerledi...

Cildi o kadar beyazlamıştı ki neredeyse maviye çalıyordu ve saçları bir ton açılmış görünüyordu, göz kamaştırıcı derecede parlıyordu. Görünüşünden tatmin oldukdan sonra tarağı eline aldı, saçlarını hızlı ve sert darbelerle taradı. Ardından yavaşça odaya doğru ilerledi. Rüzgarda dans eden çilek esanslı parfümünü sıktı. Karpuz kollu, kare yaka, bel kısmı dar sonrası çan olan mavi entarisini giydi. Mavi rugan ayakkabılarını da ayağına geçirdikten sonra kırıkları çantasına topladı ve kapıyı sert bir darbeyle çarpıp kayıp ülkeye doğru yola çıktı.

Hazırdı, tamamen hazır... Ona yakışanı giymişti, içi rahattı, huzur dolu gidiyordu...

Ezgi Şahin

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

en az gözleri kadar güzel bir deniz olmalı bu!

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv

Kategoriler

Arkadaşlarım